Sınıfa girdim. Ortada iki sandalye; birinde René Descartes... Saçı başı düzgün, yüzünde matematik çözmüş insan huzuru...
Onun hemen yanında Friedrich Nietzsche... Bıyıklar devasa, bakışlar fena. Her an "Sizin kurallarınız bana sökmez!" diye bağırıp masayı devirecek gibi duruyor.
Masada bir zil. Zilin başında, elinde kuru kafayla selfie çekmeye çalışan Hamlet...
Tahtada kocaman bir cümle yazıyordu:
“Cogito ergo sum.”
(Düşünüyorum öyleyse varım.)
Altına küçük harflerle biri eklemiş:
“— ama emin değilim.”
Döndüm:
“Hocam ben düşününce bazen kendimden şüphe ediyorum. O zaman yarım mı varım?”
Descartes: (Gözlüğünü düzelterek)
“Evladım, şüphe etmek bir eylemdir. Şüphe ediyorsan düşünüyorsun demektir. Düşünüyorsan varsın. Burası sağlam zemin.”
Nietzsche:
“Şüphe… çoğu zaman eski anlamların cenazesidir.”
Hamlet: “Cenazeye çay var mı?”
Nietzsche: “Sen sus Hamlet! Seninki düşünmek değil, kararsızlık hastalığı. ‘Olmak mı olmamak mı’ diyeceğine, git bir işin ucundan tut!”
René Descartes: (Sabırla)
“Tam da bu yüzden Friedrich… şüpheyi kontrol altına almak gerekir.
Aksi halde insan kendi düşüncesinde kaybolur.”
Kısa bir durdu:
“Şüpheyi düzenleyen şey ise yöntemdir.
Yöntem yoksa, düşünce dağılır; dağılırsa hakikat bulunamaz.”
Nietzsche sandalyeye yaslandı:
“‘Bulunamaz’ diyorsun da René…
Ya bulunacak bir şey yoksa?”
Kısa bir durdu.
“Hayat yemek tarifi kitabı değildir.
Anlam hazır paket gelmez, insan onu acı çekerek, yıkarak icat eder.”
Hamlet dramatik bir şekilde ayağa kalktı:
“Ben icat etmeye çalıştım, yanlışlıkla bütün sarayı öldürdüm.”
Nietzsche bir an durdu, Hamlet’e baktı:
“Tamam… senin problemin düşünmek değil, fazla ‘oyuna dalmak’.”
Sonra elini hafifçe salladı:
“Üstinsan falan konuşmayalım şimdi...”
Nietzsche ayağa kalktı:
“Temel aramak zayıflıktır.
Yık ve yeniden kur. Temel aramak… çoğu zaman korkunun başka adıdır. Descartes, sen ‘ben’ dediğin şeyi fazla sağlam sanıyorsun.”
Descartes: “Ben, düşüncenin merkezidir.”
Nietzsche: “‘Ben’ dediğin şey, düşüncelerin geçici toplantı salonudur.”
Sınıf: “Hocam bu finalde çıkar mı?”
Ben araya girdim: “Yani… ben dediğim şey sabit bir şey değil mi hocam?”
Nietzsche: “Değilsin. Sabah başka düşünürsün, akşam başka. Dün savunduğunu bugün silersin. Sen bir süreçsin.”
Hamlet parladı:
“Demek ki ben tutarsız değilim, dinamiğim!”
Nietzsche: “Yok sen yine tutarsızsın.”
Descartes tekrar söze girdi:
“Düşünce olmadan varlık bilinci olmaz.”
Nietzsche: “Doğru. Ama düşünce gerçeği yakalamaz, onu yorumlar.”
Ben: “Hocam o zaman ‘Düşünüyorum öyleyse varım’ yerine ne diyelim?”
Nietzsche tahtaya yazdı:
“Düşünüyorum, öyleyse yorumluyorum.”
Hamlet: “Yorumluyorum öyleyse tartışıyorum.”
Ben: “Tartışıyorum öyleyse kavga çıkıyor.”
Ben ciddileştim: “Hocam, peki gerçekten var olduğumuzu ne belirler?
Düşünmek mi?
Hissetmek mi?
Eylem mi?”
Nietzsche yavaşça:
“İnsan yalnızca düşündüğü için değil, değer ürettiği için vardır.”
Descartes ekledi:
“Ve o değerleri bilinçle kavradığı için.”
Hamlet: “Ben genelde kavrayamıyorum.”
Nietzsche: “Bunu hissediyoruz.”
Ben: “Hocam o zaman cümleyi şöyle mi kapatalım?”
Tahtaya yazdım:
“Düşünüyorum, öyleyse ihtimalim.”
Sınıf sustu.
Nietzsche hafifçe başını salladı:
“Evet. İnsan düşünerek kendini garanti etmez. Ama düşünmeden de insan kalamaz.”
Descartes ilk kez gülümsedi.
Tam o sırada sınıfın kapısı aniden açıldı. İçeri, saçlarıyla fizik kurallarına meydan okuyan Albert Einstein girdi. Kürsüye yürürken masanın köşesine çarptı.
Hamlet fısıldadı:
“Hocam bu elektriklenmiş düşünce mi?”
Einstein: “Selam beyler! Zamanı biraz bükeyim derken dersi kaçırmışım. Ne tartışıyoruz? Varlık mı?”
Descartes: “Bilinç konuşuyoruz, temel arıyoruz.”
Einstein elindekindeki tebeşiri tahtaya sürterken devam etti:
“Temel dediğiniz şey bile, nereden baktığınıza bağlı olabilir.
Çünkü ölçtüğün şey, bulunduğun çerçeveye göre değişir.”
Kısa bir durdu.
“Bir bakış açısı içinde sabit sandığın şey, başka bir çerçevede farklı görünür.”
Sonra ekledi:
“Bir de… bulunduğun duruma, yani enerjine bağlıdır.”
Hamlet araya girdi:
“Benim durum sabit: düşük.”
Einstein devam etti:
“Ama bu, seni yok yapmaz. Sadece nerede olduğunu tarif etmeyi zorlaştırır.”
Ben: “Hocam, yani koordinatımız yoksa biz bir hiç miyiz?”
Einstein: “Koordinatın yoksa kayıpsın. Sadece yerini tarif edemezsin, hepsi bu.”
Nietzsche: “Güzel! İnsan sabit bir şey değil, sürekli oluşan bir şeydir.”
Hocam o zaman ‘Düşünüyorum, öyleyse varım’ yeterli değil mi?”
Descartes:
“Başlangıç için yeterli.”
Einstein:
“Ama nerede ve ne zaman var olduğun önemli.”
Nietzsche:
“Ve neye dönüştüğün. Belki de
“Mesele var olmak değil, kendini her an aşarak yeniden kurmaktır.”
Einstein başını salladı.
Saçlar bağımsızlık ilan etmiş.
Nietzsche kısık sesle:
“İnsan düşünerek başlar.
Ama cesaret ederek devam eder.”
Hamlet iç çekerek:
“Ben yine başa döndüm.”
Ben:
“Merak etme. Döngü de bir varoluş biçimidir.”
Hamlet bana döndü:
“Yani yıllardır boşuna mı düşündüm ben?”
Ben çaydan bir yudum aldım:
“Boşuna değil… sadece yanlış kişiye dramatize etmişsin.”
Hamlet: “Yanlış kişi mi? Benim hayatım zaten yanlış casting.”
Ben: “Bunu Shakespeare duysa seni yeniden yazardı.”
Hamlet: “Beni yazan zaten hiç beni dinlememiş.”
Ben: “İşte sorun orada… çok konuşuyorsun, az var oluyorsun.”
Hamlet gözlerini kıstı:
“Bu bir iltifat mı… yoksa aşkın felsefi bir çarpışma biçimi mi?”
Ben: “Sen seç.”
Hamlet:
“Seçemiyorum. Biliyorsun.”
Ben: “Evet… o yüzden buradasın zaten.”
Nietzsche son cümleyi koydu:
“Descartes varlığı başlattı.
Ama insanı tamamlayan şey düşünce değil, cesarettir.”
Ben tahtaya yaklaştım: “Düşünüyorum, öyleyse başlıyorum. Yaşamaya cesaret edersem, var oluyorum.”
Einstein küçük bir ek yaptı:
(Hepsi bir zaman diliminde.)
Ben sordum: “Hocam, düşünmek kurtuluş mu, bela mı?”
Descartes: “Kurtuluş.”
Nietzsche: “Tehlike ama gerekli.”
Einstein: “Nasıl kullandığına bağlı.”
Hamlet: “Ben genelde fazla kullanıyorum.”
Ben çaydan bir yudum aldım:
“Düşünmek… Var olup olmadığını anlamaya çalışırken hayatı kaçırma riskidir. Ama düşünmezsen de kim olduğunu bilemezsin.”
Hamlet:
“Ben bazen kendime de yabancıyım.”
Nietzsche:
“Bak o gelişme belirtisi.”
Nietzsche kapıda döndü:
“İnsan düşünerek başlar… ama cesaret ederek devam eder. Haydi biraz gidin, hayatın canına okuyun!”
Hamlet zili çaldı, Einstein simidinden bir ısırık aldı, Descartes cetveliyle tahtayı temizledi.
Ben de çayımı tazelemeye gittim.
Ne de olsa varlığın en önemli kanıtı, o taze çayın kokusuydu.