Geçici İkbal, Ebedi Haysiyet
Siyaset ve ekonomi, insanlık tarihi boyunca toplumsal düzeni inşa eden iki büyük kolon olmuştur. Ancak bu kolonlar, küresel çapta adalete ve toplumsal refaha hizmet etmek yerine bireysel hırsların, ihtirasların ve güç devşirme arayışlarının aracı hâline geldiğinde, sistem derin yaralar alır. Günümüz dünyasında siyasi gücün getirdiği nüfuz ile ekonomik kaynakların kontrolünü birleştiren "çıkar ve ikbal" ortaklığı, bugün sadece bir yönetim sorunu değil, aynı zamanda ciddi bir ahlak ve sistem krizidir. Gündemin sıcak başlıklarını işgal eden siyasi-ekonomik çalkantılar, iddialar ve kaynakların kullanımına dair tartışmalar, bu küresel kırılmanın en somut tezahürleridir. Kamusal alandaki yozlaşma eğilimleri sadece kurumsal düzeyle sınırlı kalmamakta; yukarıdan aşağıya doğru yayılarak toplumsal güveni, ticari ahlakı ve sokağın adalet duygusunu da zehirleyen kitlesel bir çürümeye dönüşmektedir.
Makro düzeydeki veriler incelendiğinde, güç ve sermayenin dar zümreler elinde toplanmasının toplumsal kutuplaşmayı, adalete olan güven kaybını ve ekonomik istikrarsızlığı nasıl tetiklediği açıkça görülmektedir. Uluslararası kurumların yayımladığı şeffaflık ve algı endekslerindeki küresel gerilemeler ile gelir adaletsizliğini gösteren Gini katsayısı verileri, yaşanan aksaklıkların anlık birer kaza değil, yapısal denetim boşluklarının bir sonucu olduğunu kanıtlamaktadır. Elbette sistem içerisindeki şeffaflığı artırmaya yönelik dijitalleşme ve kurumsal reform gayretlerini bütünüyle görmezden gelmek haksızlık olacaktır; nitekim atılan adımlar bürokratik mekanizmalarda izlenebilirliği sağlama potansiyeline sahiptir. Ancak kamu ihale süreçlerindeki esnekliklerin suiistimale açık kapı bırakması, asırlık kurumsal hafızanın ve devlet aklının hırslara kurban edilmesi, kurumsal yapının yapısal birer ahlak sınavı vermesini zorunlu kılmaktadır. Nitekim tarih, Roma'dan Osmanlı'ya kadar tüm büyük medeniyetlerin dış düşmanlar eliyle değil, içerideki bu ahlaki ve ekonomik gevşemeyle zayıfladığını göstermektedir. Kişisel çıkarlarını devletin ve milletin bekasının önüne koyanlar, günübirlik ikbal siyasetiyle geçici zaferler kazandıklarını zannederler. Oysa feda edilen; kitlelerin geleceği, adalete olan inancı ve henüz doğmamış nesillerin yarınlarıdır.
Bu derin girdaptan çıkmak, siyaset kurumunun şeffaflığı ve hesap verebilirliği en üst seviyeye çıkarmasını zorunlu kıldığı kadar, toplumun her bir ferdinin de aynaya bakmasını gerektirmektedir. Gücü elinde bulunduran karar alıcılara en temel nasihat; makamların geçici, amansız birer imtihan ve kutsal bir emanet olduğunu unutmamalarıdır. Çözüm; liyakati merkezine alan, istisnasız ve muafiyetsiz şekilde kuralları işleten, bağımsız denetim mekanizmalarını kurumsal bir ciddiyetle tahkim eden bir yapının süreklilik kazanmasıdır. Ancak bu dönüşüm yalnızca yukarıdan aşağıya bir emirle gerçekleşemez; zira devlet ile toplum arasındaki bağ, sarsılmaz bir sosyal sözleşmeye dayanır. Her birey, kendi hayatında adaleti ve dürüstlüğü hâkim kılmakla mükelleftir. Kamusal kaynakların korunmasında rızası veya sessizliğiyle payı olan, kendi küçük menfaatleri uğruna torpile, iltimasa, vergi kaçırmaya ya da haksız kazanca göz yuman her vatandaş, bu ahlaki aşınmanın doğrudan sorumlusudur. Hesap sorma bilincine erişememiş, ahlaki erdemleri maddi kazancın üstünde tutmayı becerememiş bir toplum, kendi eliyle kendi geleceğini karartır.
Nihayetinde tarih, sarayların ihtişamını, kasaların doluluğunu ya da mutlak güç sahiplerinin kibirli yürüyüşlerini değil; adaletle hükmedenleri, doğruluktan ayrılmayanları ve ismini temiz bırakanları yazar. Çıkar ve ikbal hırsıyla parıldayan makamlar nihayete erdiğinde, geriye dönüp bakılacak yegâne gerçek, kişinin şerefi ve haysiyetidir. Maddi olan her şey eskir, esner ve yok olur; fakat onurlu bir duruş, nesiller boyu taşınacak en büyük manevi mirastır. Kadim devlet geleneğimizin ve fikri dünyamızın en büyük rehberlerinden biri olan Şeyh Edebali, asırları aşıp bugünün yönetenlerine ve yönetilenlerine ayna tutan o muazzam öğüdünde, geçmişini bilmeyenin geleceğini de bilemeyeceğini hatırlatır. Haklı olunduğunda mücadeleden korkulmaması gerektiğini söyler ve insana değer vermenin devletin bekasıyla eş değer olduğunu vurgulamarak "İnsanı yaşat ki devlet yaşasın" düsturunu miras bırakır. İnsanı yaşatmanın yolu ise onun hakkını, hukukunu ve onurunu şahsi ikballere kurban etmemekten, adil paylaşımdan, toplumsal sorumluluktan ve sarsılmaz bir ahlaktan geçer. Devlet, ancak adalet üzerine yükseldiğinde ebedi kalır.