PAYLAŞ 
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
İmralı'nın anahtarı kimde? Türkiye, Öcalan’ın soyadına sığmaz!
Talat Atilla
YAZARLAR
12 Eylül 2026 Cumartesi

İmralı'nın anahtarı kimde? Türkiye, Öcalan’ın soyadına sığmaz!

Nagehan Alçı’nın yanlış anlamış olmasını ummak istiyorum.
Çünkü anlattığı şey sıradan bir “cezaevi koşullarının iyileştirilmesi” değil.
Önünde bahçesi bulunan, iki katlı bir yapı…
Alt kat çalışma alanı ve ofis, üst kat yaşam alanı olarak düzenlenmiş. Üstelik Şamil Tayyar’ın aktardığı iddialara göre görüntülü telefon ve internet gibi teknik imkânlardan da söz ediliyor.
Daha da önemlisi, Devlet Bahçeli’nin Nagehan Alçı’ya aktardığına göre Abdullah Öcalan bu eve geçmeyi henüz kabul etmiyor.
Neden?
“Statü” beklediği için.
Kurullar oluşturulacak, çalışmalar başlayacak, kendisi de bu kurullarda görev almaya başlayacak; ondan sonra eve geçmek istiyor.

İşte benim anlamakta zorlandığım yer tam burası.
Devlet, başka bir hükümlünün kolay kolay sahip olamayacağı şartları hazırlıyor; “Buyur, burada yaşa ve çalış” diyor.
Muhatap ise “Önce statüm” diyorsa, artık tartıştığımız mesele bir evin kaç metrekare olduğu değildir.
Mesele, devlet ile hükümlü arasındaki ilişkinin hangi zemine taşındığıdır.

Hatta insan ister istemez şu soruyu soruyor:
Öcalan kendisine hazırlanan bu şartlara geçmeyi reddedebiliyorsa, mevcut koşulları bundan daha mı avantajlı?
Ve daha önemlisi:
Bir hükümlünün yaşam şartlarının iyileştirilmesi başka şeydir; devletin yürüttüğü bir süreçte kendisine siyasi veya kurumsal bir rol verilmesinin pazarlık konusu haline gelmesi bambaşka şeydir.
Bu ayrım hayati önemdedir.
Çünkü böylesine hassas süreçlerde sadece tarafların niyeti değil, kamuoyunda oluşan görüntü de belirleyicidir.

Tarih bunun örnekleriyle dolu.
İngiltere’nin IRA ile yürüttüğü Kuzey İrlanda sürecinde de gizli temaslar ve mahkûmlar meselesi yıllarca tartışıldı. Ancak 1998 Belfast/Hayırlı Cuma Anlaşması’na giden yol, kişilerin ayrıcalıklı statüsünden çok, siyasi temsilin ve kurumların açık bir hukuki çerçeveye oturtulması üzerinden yürüdü.

Güney Afrika’da Nelson Mandela ile apartheid yönetimi arasında yıllarca görüşmeler yapıldı. Mandela’nın cezaevi şartları zaman içinde değişti; fakat esas kırılma, kişisel konfor pazarlığından değil, ülkenin geleceğine ilişkin siyasi ve hukuki çerçevenin açıklığa kavuşmasından doğdu.

Kolombiya-FARC sürecinde de aynı ders görüldü: Devletin attığı her olağanüstü adım, “Neden yapılıyor, karşılığında ne alınıyor ve hukuki sınırı nedir?” sorularına cevap veremediğinde toplumdaki güven aşındı.

Türkiye’nin de tam burada çok dikkatli olması gerekiyor.
Terörün bitmesi için devlet elbette risk alabilir.
Hatta bazen devlet adamlığı, kamuoyunun bugün anlamakta zorlandığı riskleri yarının huzuru için almayı gerektirir.
Ama risk almak başka, riskin sınırlarını belirsiz bırakmak başkadır.

Bugün ortaya çıkan bu tablo, “Öcalan’la pazarlık yapılıyor” diyenlerin elini maalesef güçlendiriyor.
Üstelik devletin ve iktidarın aldığı siyasi riski de büyütüyor.

Çünkü vatandaşın zihninde çok basit bir soru oluşuyor:
Devlet Öcalan’dan ne istiyor ve bunun karşılığında Öcalan’a ne vaat ediyor?
Bu sorunun cevabı açık değilse, söylentiler gerçeğin önüne geçer.

Bir başka mesele de kullanılan dil.
Sürecin adı “Terörsüz Türkiye” ise, neden süreç kamuoyunun zihninde giderek Abdullah Öcalan ismine endeksleniyor?
Öcalan soyadı bu süreci kolaylaştırmıyor.
Tam tersine, toplumun önemli bir bölümünde tarihsel acıları, şehitleri, terörü ve kırk yılı aşan travmayı hatırlatıyor.

Devletin amacı PKK’nın silah bırakması ve terörün kesin biçimde sona ermesi ise merkezde bir kişinin adı değil, devletin hedefi bulunmalıdır.
İsimler geçicidir.
Devlet kalıcıdır.

İngiltere IRA sorununu Gerry Adams’ın adıyla, Güney Afrika dönüşümünü yalnızca Mandela’nın kişisel statüsüyle, Kolombiya barışını tek bir örgüt liderinin adıyla tarif etmedi.

Türkiye de kendi sürecini bir mahkûmun soyadına mahkûm etmemeli.

Üstelik burada açıklığa kavuşturulması gereken ciddi bir çelişki de var.
Adalet Bakanlığı Aralık 2025’te İmralı’da “villa ya da özel konut inşası veya tahsisi söz konusu değildir” açıklaması yapmıştı. Nisan 2026’da Adalet Bakanlığı özel bir konut yapılmadığını söylemişti. Bugün ise Bahçeli’den aktarılan bilgi, Öcalan için ev konforunda iki katlı bir yaşam ve çalışma alanının hazırlandığı yönünde.
Devlet bu iki farklı izahı açıklamalıdır.
Çünkü böylesine önemli bir meselede vatandaşın devletten beklediği şey sır değil, berraklıktır.
Terörü bitirmek için risk alınabilir.

Ama devletin aldığı riskin nerede bittiği, Öcalan’ın talebinin nerede başladığı belli olmalıdır.
Yoksa bir süre sonra tartışılan PKK’nın silah bırakması değil, Öcalan’ın hangi evde yaşayacağı, hangi telefonu kullanacağı ve hangi kurulda oturacağı olur.
Ve o noktada sürecin öznesi devlet olmaktan çıkar, Öcalan olur.
Benim asıl itirazım da tam buraya:
Devlet bir süreci Öcalan üzerinden yürütebilir; ama süreci Öcalan’a teslim ettiği görüntüsünü veremez.

VELHASIL: “Çoğunluğun ne diyeceğine 

değil, doğruyu bilen kişinin ne diyeceğine bakmalıyız.” — Sokrates

Yorum Ekle
Yorumunuz gönderildi
Yorumunuz editör incelemesinden sonra yayınlanacaktır
Yorumlar
 Gasteci
 12 Eylül 2026 Cumartesi 02:01
Net bir yazi. Devlet sureci yapabilir ama icerigi gozdrn gecirilsin diyosun. Dikkate alinmali
 Berrin öz
 12 Eylül 2026 Cumartesi 02:00
Muhtesem bir yazı. " risk almak başka, riskin sınırlarını belirsiz bırakmak başkadır." Bu çok dogru tespit. Aferin be atilla.
Yazarın Diğer Yazıları
Sayfa başına gitSayfa başına git
Facebook Twitter Instagram Youtube
GÜNCEL SİYASET DÜNYA MEDYA MAGAZİN SPOR YAZARLAR RÖPORTAJLAR PORTRELER ANKARA KULİSİ FOTO GALERİ VİDEO GALERİ KÜLTÜR SAĞLIK EKONOMİ TEKNOLOJİ ANALİZ TEKZİP
Masaüstü Görünümü
İletişim
Künye
Copyright © 2026 Turktime