PAYLAŞ 
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
Facebook'ta Paylaş
NATO ZİRVESİNİN EVSAHİBİ ANKARA’NIN BATAKLIKTAN BAŞKENTE DÖNÜŞÜM HİKAYESİ
Tunacan Tuna
YAZARLAR
8 Temmuz 2026 Çarşamba

NATO ZİRVESİNİN EVSAHİBİ ANKARA’NIN BATAKLIKTAN BAŞKENTE DÖNÜŞÜM HİKAYESİ

Bir süredir medyada en çok konuşulan konulardan biri, Ankara’nın NATO zirvesi için yaptığı hazırlıklardı… Zirve sebebiyle kapatılan cadde ve sokaklar, brandayla örtülen dinozor heykelleri, Macron’un sabah koşusu için hazırlanan parklar… Tüm bunlarla ilgili caps’ler, espriler, iğnelemeler birbirini kovalarken spot ışıklarının altındaki başkentimizin bataklıktan modern bir başkente dönüşme hikayesini hatırlatmak istedim sizlere…

Cumhuriyeti kuran kadronun büyük çoğunluğu Balkanlar’dan ve Rumeli’den geliyordu. Selanik, Manastır, İşkodra… Avrupai bir yaşam süren bu insanlar, görev ya da savaş nedeniyle ilk kez Anadolu’ya adım attıklarında ciddi bir şok yaşadılar.  O dönem Anadolu’da lojistik sıfırdı. Demiryolu yoktu, altyapı yoktu. İstanbul’a New York’tan bir şey getirtmek, Anadolu’dan getirtmekten daha kolaydı. Ve bu, bir abartı değil, o dönemin gerçeğiydi… Anadolu’yu merkeze alma fikri aslında bir tercih değildi. Balkanlar ve Rumeli tamamen kaybedildikten sonra bu plan mecburiyetten doğdu. Zira geriye Anadolu kalmıştı ve bu topraklar üzerinde bir ülke kurulacaktı…

Osmanlı’nın son yüzyılında ortada bağımsız bir imparatorluktan çok, yarı sömürge bir devlet vardı. Hazine bomboştu. Sanayi yoktu. Anadolu halkı sıtmadan, veremden, frengiden kırılmıştı. Köylerin büyük çoğunluğunda ne okul vardı ne sağlık ocağı ne de kullanılabilir bir yol… İşte bu coğrafya üzerinde sıfırdan bir cumhuriyet kurulacaktı.

Ankara, 1920’lerin başında küçük bir Anadolu kasabasıydı. Yirmi-yirmi beş bin nüfus, sıtmanın kol gezdiği bataklıklar, 1916’daki büyük yangında merkezi harabeye dönmüş ahşap evler, keçiler ve tiftik… Bu kasabayı başkent seçmek akıl dışı görünüyordu. Ama tam da bu yüzden seçildi. Mustafa Kemal ve kurucu kadro için İstanbul; kapitülasyonların, kozmopolit elitlerin, saray bürokrasisinin ve işgal teslimiyetçiliğinin simgesiydi. Yeni devlet ise hiçbir sınıfsal ağırlığı olmayan, monarşik geçmişi bulunmayan bembeyaz bir sayfa üzerinde kurulmalıydı. Bu bataklık kasaba da işte o boş sayfaydı… Ankara sadece bir başkent değil, bir ispat alanıydı aslında…

1933’te Hitler iktidara geldiğinde, Almanya ve Avusturya’nın en parlak zihinleri bavullarını topladı… Besteci, mimar, ressam, filozof ve müzisyenlerin kimi Londra’ya, kimi Paris’e, kimi de Amerika’ya giderken bir kısmı ise beklenmedik bir yere yöneldi: Ankara’ya… Genç bir cumhuriyet, bozkırın ortasında sıfırdan bir başkent inşa ederken tam da bu parlak zihinli mimarlara, müzisyenlere, şehir plancılarına, eğitimcilere…vb. ihtiyacı vardı!

17 Eylül 1933’te Albert Einstein, İsmet İnönü’ye bir mektupla kırk Yahudi bilim insanına kadro açıp açamayacağını sorduğunda Atatürk büyük bir ileri görüşlülükle kırk değil, çok daha fazlasına kucak açmaya hazır olduğumuzu söyleyerek coşkuyla karşılamıştı bu değerli bilim ve sanat insanlarını… 190’dan fazla akademisyenin gelişiyle Ankara, dünyanın hiç beklemediği bir şeye dönüştü!

Filmi biraz geri sarıp 1919’da Weimar’da Walter Gropius’un kurduğu Bauhaus okulunı hatırlayalım… Hiçbir okula benzemeyen bu okulda ne sabit sınıf ne müfredat ne de hiyerarşi vardı… Mimarlık, zanaat, tasarım, tekstil, seramik hepsi iç içeydi. Her atölyeyi iki hoca yönetirdi: biri teknik bilgi için, diğeri estetik yargı için. Temel fikir şuydu: Sanat ile endüstri birbirinin düşmanı değil, ortağıdır. Güzel olan işlevsel olabilir. İşlevsel olan güzel olmalıdır. Naziler bu fikri tehlikeli bulduklarından 1933’te okulu kapattılar. Kapanan okulun hocalarının bir kısmı da o bataklık kasabamıza ulaşmıştı…

Bugün Ankara’nın o ağırbaşlı, güçlü, gri devlet binalarını; TBMM’yi, Çankaya Köşkü’nü, İçişleri Bakanlığı’nı, Merkez Bankası’nı, Yargıtay’ı hepsini aynı adam çizdi: Avusturyalı mimar Clemens Holzmeister… 1938’de Nazi Almanyası Avusturya’yı ilhak edip Holzmeister’ın Viyana’daki görevi elinden alınınca ünlü mimar Türkiye’ye yerleşti ve 1954’e kadar burada kaldı. Yani NATO zirvesinde dünya liderlerinin içinde bulunduğu görkemli binalarımız Nazilerden kaçan bu Avusturyalı’nın imzasını taşıyor…

1936’da İstanbul’a gelen bir başka isim de Bruno Taut… Weimar Almanyası’nın en önemli mimarlarından biri, ekspresyonizmin öncüsü ve renkli camın şairi olarak anılan Taut Nazi rejimi tarafından “yozlaşmış sanatçı” ilan edilince Türkiye’ye gelerek bugünkü Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde mimarlık bölümünün başına geçmiş; Millî Eğitim Bakanlığı’nın inşaat programını yönetmiş, okul ve üniversite binaları tasarlamıştı… Atatürk hayatını kaybettiğinde, cenaze töreni için katafalkı tasarlayan isim de yine Bruno Taut’tu. Faşizmden kaçan bir Alman mimarın, Cumhuriyet’in kurucusuna son hizmeti…

20. yüzyılın en büyük besteci ve kuramcılarından biri olan Paul Hindemith de Naziler onu “dejenere sanatçı” ilan ettikten sonra Atatürk’ün daveti ile Ankara’ya gelen bir başka sanatçı… Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın ve Ankara Devlet Konservatuvarı’nın kuruluş planını, müfredatını ve vizyonunu tek başına işte bu adam hazırladı. Bozkırın ortasında çok sesli müziğin, operanın, senfoninin yankılanmasını sağlayan ana figür Hindemith’tir.

Ve Carl Ebert geldi. Opera yönetmeniydi. Türkçe bilmeden Türk oyunculara Shakespeare’i sahnelemeyi öğretti. Ankara’yı dönemin en canlı tiyatro şehirlerinden biri yaptı.

Hitler’in iktidara gelerek Bauhaus Okulu’nu kapatması ve Yahudi akademisyenler, modernist sanatçılar, mimarlar ve bestecilerin ülkelerinden sürülmesi ile Türkiye Cumhuriyeti’nin sıtmanın kol gezdiği bir bataklık kasabayı sıfırdan bir başkente dönüştürme hareketi çakışıp da Faşizmin kovduğunu, Cumhuriyet kucaklayınca ortaya bir medeniyet projesi çıktı!

1925’te yabancı uzmanların burada hiçbir şey yetişmez, paranızı boşa harcamayın dedikleri yerde bataklıklar kurutuldu, milyonlarca ağaç dikildi, böylece Ankara’nın mikroklimasi bile değiştirildi. Bira fabrikası kuruldu, pastaneler açıldı, yüzme havuzu yapıldı, hayvanat bahçesi oluşturuldu… Dün sıtmanın kasıp kavurduğu bataklıkta, bugün insanlar sosyalleşiyor, dans ediyordu. Bu bir tesadüf değildi. Bir karardı.

Hermann Jansen’in şehir planında da aynı kararlılık vardı. Bakanlık binalarının dizilimi, yukarıdan bakıldığında hilal oluşturacak şekilde yerleştirildi. Atatürk Bulvarı bilerek hafif eğimli ve geniş tasarlandı; devletin modern yüzünü sergileyen seküler bir podyumdu bu. Ankara Kalesi’nin siluetini kapatacak tek bir yüksek binaya bile izin verilmedi. Her detay düşünülmüştü. Her taş bir mesaj taşıyordu.

Bizzat Atatürk’ün talimatıyla İstanbul’dan Beyaz Rus göçmeni Georges Karpovitch getirildi ve Karpiç Restoranı açıldı. Bu mekân bir restorandan çok daha fazlasıydı. Ankara’ya gelen yabancı diplomatlar, milletvekilleri ve bürokratlar burada Batı tarzı yemek yemeyi, vals yapmayı, smokin giymeyi öğrendi. Garsonların beyaz eldiven takması zorunluydu. Dün yolu olmayan, altyapısız, harap bir Anadolu kasabasında, bugün beyaz eldivenli garsonlar hizmet ediyordu. Devlet, sofrayı bile sıfırdan tasarlıyordu…

Mecburiyetten doğan bir vatan sevgisi…

Nazizmden kaçan dehalar…

Ve sıtmanın kol gezdiği bataklıkta bir ütopya inşa etmeye karar veren bir cumhuriyet.

Bu buluşma, dünyada eşi görülmemiş bir kültürel inşa projesiydi ve Ankara hâlâ onun üzerinde duruyor.

Ankara’nın ev sahipliğinde gerçekleşen zirvede, üye ülke temsilcilerinin Kurucumuzun “Yurtta Barış, Dünyada Barış” anlayışı ile uyumlu bir bakış açısıyla tüm dünya adına medeni ve insancıl kararlara imza atmalarını diliyorum…

Yorum Ekle
Yorumunuz gönderildi
Yorumunuz editör incelemesinden sonra yayınlanacaktır
Yorumlar
 Figen
 14 Temmuz 2026 Salı 08:53
????????
 Bahar
 8 Temmuz 2026 Çarşamba 15:06
Burada da mı Nato! Yok artık dedim ama iyi ki okumuşum harika bir yazı :)
Yazarın Diğer Yazıları
Sayfa başına gitSayfa başına git
Facebook Twitter Instagram Youtube
GÜNCEL SİYASET DÜNYA MEDYA MAGAZİN SPOR YAZARLAR RÖPORTAJLAR PORTRELER ANKARA KULİSİ FOTO GALERİ VİDEO GALERİ KÜLTÜR SAĞLIK EKONOMİ TEKNOLOJİ ANALİZ TEKZİP
Masaüstü Görünümü
İletişim
Künye
Copyright © 2026 Turktime