Avrupa’nın pek çok şehrini gezmiş biri olarak Kraków’u, beni en çok etkileyen kentlerin başında sayabilirim. Bu şehir ziyaretçilerini yalnızca görkemli mimarisiyle değil, taşıdığı tarihsel yükle de derinden etkiliyor…
Bugün Polonya’nın başkenti Varşova olsa da Kraków, yüzyıllar boyunca ülkenin siyasi, ekonomik ve kültürel merkeziydi. On sekizinci yüzyılın sonlarında Polonya’nın Avrupa haritasından silinmesi, Nazi işgali, Sovyet dönemi ve iki dünya savaşının yarattığı yıkım düşünüldüğünde, Kraków’un bugünkü varlığı çok daha anlamlı hâle geliyor…
İkinci Dünya Savaşı sırasında Varşova neredeyse tamamen yok olurken Kraków’un tarihî merkezi büyük ölçüde ayakta kaldı. Ancak bu görece korunmuşluğun ardında, tarihin en ağır insanlık trajedilerinden biri yatıyor. Şehre adım attığınız andan itibaren, Rönesans’ın ihtişamıyla Holokost’un karanlığının hâlâ aynı sokaklarda yan yana varlığını sürdürdüğünü hissedebiliyorsunuz.
Polonya’nın dünyaya açılan iki önemli kültür markası bu şehrin entelektüel birikimini yansıtıyor. DailyArt, 2024 App Store Awards kapsamında Kültürel Etki Ödülü’ne layık görülürken, Kraków merkezli New Eastern Europe, Orta ve Doğu Avrupa üzerine yayımlanan en etkili uluslararası düşünce ve analiz dergilerinden biri olarak kabul ediliyor. Böylesine güçlü iki Polonya merkezli yayının yazar kadrosunda yer almanın verdiği gururla, Kraków’u bir kültür gazetecisi gözlüğüyle gezmenin benim için anlamı çok büyüktü…
Şehrin kalbi, Rynek G?ówny’de atıyor. Avrupa’nın en büyük tarihî şehir meydanlarından biri olan bu alan, yüzyıllardır ticaretin, sanatın ve kamusal yaşamın merkezi olmayı sürdürüyor. Ancak meydanı gerçekten unutulmaz kılan unsur, Meryem Ana Bazilikası’nın birbirinden farklı yükseklikteki iki kulesi. Efsaneye göre kuleleri inşa eden iki kardeşten küçüğü, ağabeyinin daha görkemli bir kule inşa ettiğini görünce kıskançlığa kapılır ve onu öldürür. Daha sonra duyduğu vicdan azabına dayanamayarak kendisini kuleden aşağı atar. Cinayette kullanıldığı söylenen bıçak, bugün hâlâ meydandaki tarihî Kumaş Pazarı’nın girişinde sergileniyor.
Bazilikanın kulesinden her saat başı bir trompet melodisi yükseliyor ve bu melodi daima tam ortasında aniden kesiliyor. Bu kesintiyle, 1241’deki Moğol istilası sırasında şehri uyarmaya çalışan nöbetçinin boğazına bir okun saplanışına atıfta bulunularak bu hikaye yaklaşık sekiz yüz yıldır şehrin hafızasında hep taze tutuluyor.
Kraków’un bir başka yüzü ise Vistül Nehri’nin karşı kıyısında, Podgórze’de karşımıza çıkıyor. Naziler, 1941 yılında şehrin Yahudi nüfusunu bu bölgeye zorla yerleştirerek yaklaşık on sekiz bin insanı getto duvarlarının arkasına hapsetmişti. Mezar taşlarını andıracak şekilde tasarlanan bu duvarların bazı bölümleri bugün hâlâ görülebiliyor. Gettonun ana meydanında yer alan dev metal sandalyeler ise sürgün edilen insanların geride bıraktığı boşluğu simgeliyor. Tam bu meydanda bulunan Pod Or?em Eczanesi ise Nazi işgali sırasında sıra dışı bir sivil direniş ve dayanışma hikâyesine sahne olmuştu. Getto kurulduğunda bölgede kalmayı başaran Polonyalı eczacı Tadeusz Pankiewicz ve çalışanları, Yahudi nüfusun dış dünyayla bağının tamamen koparılmaya çalışıldığı bir dönemde insanlara ilaç ve temel ihtiyaç malzemeleri sağlamış; gizli mesajların ve belgelerin iletilmesine yardımcı olmuş ve kimi zaman insanların hayatta kalmasına destek vermişti. Böylece eczane yalnızca ilaç alınan bir dükkân olmaktan çıkarak, Nazilerin Kraków Yahudilerini toplumdan tecrit etme ve yok etme politikasına karşı sessiz ama son derece önemli bir yardım merkezine dönüşmüştü.
Birkaç yüz metre ötede ise Oskar Schindler’in eski emaye fabrikası yükseliyor. Başlangıçta savaş ekonomisinden kâr elde etmek amacıyla Kraków’a gelen Schindler, zaman içinde yaklaşık bin iki yüz Yahudi işçinin hayatını kurtararak tarihe geçti. Steven Spielberg’in yönettiği ve sinema tarihinin en önemli yapımlarından biri kabul edilen Schindler’s List, işte tam da bu hikâyeyi anlatıyordu.
Kraków’un kültürel mirası yalnızca yer üstündeki saraylar, kuleler ve meydanlarla sınırlı değil. Şehrin yaklaşık 15 kilometre dışında, yerin 135 metre altında, Avrupa tarihinin en önemli ekonomik merkezlerinden biri olan Wieliczka Tuz Madeni bulunuyor. Bugün turistik bir cazibe merkezi olarak görülen bu maden, yüzyıllar boyunca Polonya Krallığı’nın en önemli gelir kaynaklarından biriydi. Orta Çağ Avrupa’sında tuz, yalnızca yemeklere tat veren bir ürün değildi. Etin ve diğer gıdaların korunmasını sağlayan stratejik bir kaynaktı da… Bu nedenle “beyaz altın” olarak anılıyor ve devletlerin ekonomik gücünü belirleyen en önemli unsurlardan biri kabul ediliyordu. On üçüncü yüzyıldan yirminci yüzyılın sonuna kadar aralıksız işletilen Wieliczka Tuz Madeni, 1978 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınan ilk on iki alan arasında yer aldı. Benim için burası bir maden ziyaretinden çok, insan emeğinin sanata dönüştüğü devasa bir yeraltı katedraliydi. Yerin yaklaşık 101 metre altında bulunan St. Kinga Şapeli, bugün dünyanın en sıra dışı ibadet mekânlarından biri olarak kabul ediliyor. Madencilerin vardiyalar arasında ibadet edebilmek için inşa ettiği bu alan, zaman içinde olağanüstü bir sanat eserine dönüşmüş. Duvar kabartmalarından heykellere, yer karolarından avizelere kadar neredeyse her ayrıntı kaya tuzundan oyulmuş. Leonardo da Vinci’nin Son Akşam Yemeği eserinin tuza işlenmiş yorumu ise şapelin en etkileyici ayrıntılarından biri. Kristal berraklığındaki yeraltı gölleri ve madenin kendine özgü mikrokliması, ziyaretçiyi gündelik hayatın dışına çıkararak bambaşka bir zaman dilimine taşıyor. Özel davetli olarak katıldığım maden turu boyunca, karşılama ekibinin samimiyetinden, tur rehberinin profesyonelliğine kadar gösterilen özen bu turu hayatımın unutulmazları arasına sokan önemli ayrıntılar arasındaydı. Tuz kristallerinin arasında korunan bu çok özel tarih, Wieliczka’yı Polonya’da mutlaka görülmesi gereken yerlerden biri hâline getiriyor.
Kraków’un sürprizleri yeraltıyla sınırlı değil. Şehir merkezine yalnızca birkaç kilometre uzaklıktaki Zakrzówek, Kraków’un en beklenmedik keşiflerinden biri. İlk bakışta Polonya’dan çok Adriyatik kıyılarını andıran bu turkuaz göl, eski bir kireçtaşı ocağının zaman içinde suyla dolmasıyla oluşmuş. Açık renkli kayalıkların çevrelediği gölün üzerinde, farklı derinliklerde tasarlanmış yüzme havuzları da bulunuyor. Yaz aylarında Krakówluların en gözde buluşma noktalarından birine dönüşen bu alan, doğanın ve modern şehir yaşamının ne kadar uyumlu bir şekilde bir araya gelebileceğinin de güzel bir örneği. Krakow’a yaz aylarında yolunuz düşecek olursa bu son derece temiz, düzenli ve bakımlı bu ortamda serinleme keyfini sakın atlamayın!
Kraków’u tam anlamıyla kavramak için yalnızca yerin altına inmek, şehrin sokaklarında dolaşmak ya da tertemiz gölünde yüzmek de yetmiyor; ona bir de gökyüzünde süzülürken kuşbakışı bakmak gerekiyor.
Ben de öyle yaptım... Sabah saat üçte şehirden ayrılarak Polonya’nın güneyine, Slovakya sınırına doğru yola çıktık ve yaklaşık bir buçuk saatlik bir yolculuğun ardından Karpat Dağları’nın eteklerine ulaştığımızda, güneş henüz doğmaya başlamıştı. Krakow Balloon Team ile gerçekleştirdiğimiz sıcak hava balonu deneyimi işte tam da burada başladı. Balonun yavaş yavaş şişirilmesini izlemek bile başlı başına etkileyiciydi. Kumaşın içine dolan sıcak hava, balonu yeryüzünden kaldırırken sessizliği yalnızca brülörlerden yükselen alevlerin sesi bozuyordu. Sepet yerden ayrıldığı anda manzara tamamen değişti. Yollar ince çizgilere, evler küçük geometrik şekillere dönüştü. Karşımızda Pieniny ve Gorce dağlarının vadileri, ormanların arasından kıvrılan yollar, uzakta yükselen Tatra Dağları ve sabah ışığıyla birlikte renk değiştiren Czorsztyn Gölü uzanıyordu. Uçaktaki gibi bir motor gürültüsü, hızla akıp giden manzaralar ve bir yerlere yetişme telaşı olmaksızın rüzgârın sürüklediği yöne doğru sakince ilerlemek ne güzel bir histi… Doğayla sakin ve kişisel bir ilişki kurma ve kente yukarıdan göz atma fırsatı sunan bu keyifli deneyimi de keyifle tavsiye ederim…
Bence Kraków’un en çarpıcı yanı, tüm bu zıtlıkları aynı anda taşıyabilmesi… Bir tarafta Avrupa’nın en eski üniversitelerinden biri olan, 1364 yılında kurulan Jagiellonian Üniversitesi’nin sekiz yüz yıla yaklaşan entelektüel mirası; diğer tarafta ise Nazi yönetiminin 1939 yılında düzenlediği Sonderaktion Krakau operasyonuyla aynı üniversitenin 183 akademisyenini toplama kamplarına göndermesi… Bir tarafta Rönesans saraylarının ihtişamı ve tuzdan oyulmuş yeraltı katedralleri; diğer tarafta Podgórze’nin sessiz meydanı…
İşte Kraków’u Kraków yapan şey tam olarak bu…
Kraków, insanı aynı anda yerin altına, suyun kıyısına ve gökyüzünün sonsuzluğuna davet eden ender şehirlerden biri…